<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><rss xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' version='2.0'><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-28657060</atom:id><lastBuildDate>Sat, 19 Jul 2008 09:36:40 +0000</lastBuildDate><title>ordan burdan...</title><description/><link>http://www.setenay.info/blog/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (settie)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>54</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-7656780241462583263</guid><pubDate>Sun, 13 Jul 2008 20:48:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-07-13T23:49:27.461+03:00</atom:updated><title>Zaman</title><description>&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;Sabrım kalmadı. Bir şeyler olsun diye bekleyecek umudum kalmadı. Ani bir acıyı, yavaş yavaş gelecek mutluluğa tercih ediyorum.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;“Güzel şeyler olacak” diye beklemek, o beklentideki muallâk, “acaba olmayacak mı?” korkusu, en ağrılı ölümler gibi. O halde beklemenin nesi güzel? Neden şairler yüzyıllarca anlatmış cananı beklemenin yüceliğini? İnceden hissedilen sancı, “ya olmazsa” korkusu... Kendi kendine acı çektirmek Mevlana’nın Yaradan’a olan aşkı gibi bir şey mi? Ama arada bir fark var. Yok mu? Mevlana, bir gün öldü ve hayatı boyunca beklediğine kavuştu. Oysa benim gibi, yaşadığı dünyayı düşünen, maneviyattan anlamayıp ölümlü sevgiler peşinde koşanlar için böyle bir garanti yok. Benim sevgim, benim sabrım sonsuz değil. Aynı benim gibi... Bir gün öleceğim ne kadar kesinse; beklemekten vazgeçeceğim de o kadar kesin. O halde, neden mutlu olacağım beklentisi içinde, mutsuz günler yaşıyorum? Neden sınırlı yaşamımı bekleyerek harcıyorum?&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;Mutluluğu beklediğim her gün, o benden biraz uzaklaşıyor. Yavaş yavaş ölüyorum.&lt;/p&gt;</description><link>http://www.setenay.info/blog/2008/07/zaman.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-907566258204353010</guid><pubDate>Fri, 27 Jun 2008 22:00:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-06-28T01:05:55.549+03:00</atom:updated><title></title><description>Bugün, "sizin işiniz de zor be abi" geyiğini yakından tanıma şerefine nail oldum. Gerçekten! Bugün, bana, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"sizin işiniz de zor be abla"&lt;/span&gt; dendi. Söylediler bunu bana. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sizin işiniz de zor be abla...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hanımlar ayakta dururken ben oturamam" diyen beyamcaya,  kendisine yer verilince "kızım yakın mı ineceğin yer? otursaydın sen" diyen hanımefendiye selam olsun buralardan. Bütün büyüklerimiz böyle olsa yahu, ya da en azından ben yaşlanınca böyle olabileyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana pek bir gelip gitmeye başladılar bu aralar. Ya her şey iyi, ama ben kötü gitmesi beklentisiyle kötüye yoruyorum her şeyi. Ya da her şey gerçekten aklıma gelen en kötü ihtimaller gibi ve ben yine yıkıma yakın bir yerlerde geziyorum. Kısfmet. İyi olsun ama, lütfen.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2008/06/bugn-sizin-iiniz-de-zor-be-abi-geyiini.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-8306873242042387109</guid><pubDate>Mon, 16 Jun 2008 21:27:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-06-17T00:28:45.694+03:00</atom:updated><title></title><description>Niye ki yani? 'Aşık olmak istemeyen kadın'dan bahsetmişken tam, "acaba?" diye inceden bir şüphe düşüyor insanın içine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eehm... O değil de, aslında istemediğimiz pek çok şeyi yapıyoruz biz. Örneğin; ben istemediğim halde yumurta yiyorum bazen. İstemediğim halde çay içiyorum, isteyerek içtiğim de oluyor tabii. Hiç istemediğim halde, uykusuz kalıyorum. Çünkü ne kadar yorgun olursam olayım, erken uyumayı kabul etmiyor bünyem. O gün gitmek istemesem de işe gidiyorum bazı günler. Sigara içiyorum, nefret etsem de. (Ama bu arada, sigarayı kalıcı olarak bırakmamı sağlayacak yegane itici gücün ne olduğunu keşfettim. Zaman gösterecek o gücün çekim alanına girip giremeyeceğimi...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakalım hayaller gerçek oluyor mu...</description><link>http://www.setenay.info/blog/2008/06/niye-ki-yani-ak-olmak-istemeyen-kadndan.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-5199287839477145822</guid><pubDate>Sun, 27 Apr 2008 14:05:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-04-27T17:08:09.863+03:00</atom:updated><title></title><description>Aşık olmak istemeyen kadın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine kaynağımızı ekşi sözlükten alalım. Böyle bir başlık açılmış taa 2001 yılında. Şimdi hatırladım da, o tarihte gayet aşıktım ben. Neyse efendim, geçmişe dönüp de anıları hatırlamaya başlarsam içinden çıkamam. Aşık olmak istemeyen kadına gelelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın neden aşık olmak istemez? Üzülmekten korkuyor olabilir belki, ya da "nasıl olsa bitecek" diyordur. Üzülmekten korkmak gereksiz aslında. Çünkü ne kadar üzülsek de, atlatmayı başarıyor beynimiz. Bir gün, bir bakıyoruz ki o üzüntünün izi bile kalmamış. "Nasıl olsa bitecek"in karşısına ise, "ya bitmezse" sorusuyla çıkabiliriz. Ancak hem o kadının tecrübeleri; hem duydukları, gördükleri yeterli kanıttır. Nasıl olsa bitecektir işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim esas üstünde durmak istediğim nokta ise, aşık olmak istemeyen kadının nasıl davranacağı. Aşk konusunda tarafsız duran bir kadın, etrafında hoşlandığı biri olduğunda ona yaklaşır, tanımaya çalışır ve bu tanışıklığın gidişine göre gelişir ya ilişki; işte bu noktada kadın "aşık olmak istemeyen" ise şöyle bir şey olacaktır. Kadın, çevredeki herhangi birini çekici bulur. Biraz yaklaşır, tanımaya başlar. Ama burada amaç çok başkadır. Kadın bu adamı tanırken olumsuz bir nokta yakalamak için (bilinçli ya da bilinçsiz) bir çaba içine girer ve mutlaka bulur o aradığı olumsuzluğu. Sonrası malum, gönül rahatlığıyla uzaklaşır kadın. Ola ki, hiçbir olumsuz yön bulamayacaktır; kadın bunu fark eder, hiç yaklaşmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşık olmak istemeyen kadın, zekidir. ;)</description><link>http://www.setenay.info/blog/2008/04/ak-olmak-istemeyen-kadn-yine-kaynamz.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-4478899297176942127</guid><pubDate>Tue, 22 Apr 2008 18:26:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-04-22T21:38:20.081+03:00</atom:updated><title></title><description>Stanislaw Lem, sadece bir sene sonra da Arthur C. Clarke. R.I.P.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2008/04/stanislaw-lem-sadece-bir-sene-sonra-da.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-5035703960521974156</guid><pubDate>Fri, 14 Mar 2008 19:16:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-03-14T22:59:34.657+02:00</atom:updated><title></title><description>Bu şehrin pek çok yerinde, uzaktan da olsa görebiliyorum denizi. Çoğunlukla mavi... Bulutlu günlerde grileşiyor. Ancak her koşulda, bu devasa su kütlesinin ruh halime katkısı inanılmaz! Diğer yanda ise dağlar var. Dağların görüntüsü her gün değişiyor. Havanın nemliliğine, bulutların yüksekliğine; ve sanırım benim o anki düşüncelerime göre başka bir renk sunuyor dağlar bana! "Acaba..." diyorum, "Kafkasya'dan sürülen atalarımın Elbruz'a duyduğu hasret mi işlemiş genlerime?" Ama, düşünüyorum da; bu, yazıyı lirik bir yöne çekmek için nafile bir çaba olmaktan öteye geçmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sevdiğim Eskişehir'den -koca bir bozkırın ortasından- böyle bir doğa harikasına gelmek şaşkına çevirdi beni. Üstelik acımasızca çevreyi ele geçiren devasa tuğla yığınlarına rağmen... Sabah evden çıktığımda dağlara bakıyorum, "inanılmaz!" diye mırıldanıyorum kendi kendime. Üst geçitten geçerken deniz ilişiyor görüme, gülümsüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, ne kadar "çarpık" yapılanmış olursa olsun; dağları, denizi gördüğüm sürece gülümseyebiliyorum bu şehirde.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2008/03/bu-ehrin-pek-ok-yerinde-uzaktan-da-olsa.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-1514278917665977271</guid><pubDate>Tue, 04 Mar 2008 20:21:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-03-04T22:23:07.093+02:00</atom:updated><title>ne$eli olma hali</title><description>&lt;p class="MsoNormal"&gt;Her şeyin bir sınırı var. Var tabii, üstelik bloguma yazı yazabilmem için, ara sıra da olsa mutluluğa da ara vermem gerekiyormuş, onu fark ettim ben. Aylardır bir şey yazamıyorum, çünkü aylardır gayet mutluyum ben. Mutlu olduğumda anlatıp rahatlama gereği duymuyorum, dolayısıyla bir şey yazamıyorum. Lakin, bunalım da bir yere kadar... Neşeliyken de anlatmak lazım. Lazım, ama ilham gelmiyor. Ama anlatacağım. Söz! :)&lt;/p&gt;</description><link>http://www.setenay.info/blog/2008/03/neeli-olma-hali.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-8011402104160740411</guid><pubDate>Tue, 30 Oct 2007 18:42:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-10-31T10:20:33.923+02:00</atom:updated><title></title><description>internetim yok... antalya'dayım. yazacak çok şey var, yakında yazılacak. birikti.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/10/internetim-yok_30.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-6041216667432061480</guid><pubDate>Sun, 22 Jul 2007 23:23:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-07-23T02:34:52.523+03:00</atom:updated><title></title><description>Çalıkuşu. Tüm diğer romanlardan öte, tüm diğer kitaplardan güzel bir kitap. Tekrar tekrar okuyup, tekrar tekrar aynı yerlerinde ağlamayı başardığım kitap. Her neyse, hakkında epeyce yazmıştım &lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=9623113"&gt;Ekşi Sözlük&lt;/a&gt;'te.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi kitaptan bir küçücük alıntı yapmalı. Feride'nin kaleminden okuyoruz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:100%;" &gt;İstedim ki çok, pek çok sevileyim, kendi sevdiğim kadar değilse bile - çünkü buna imkan yok - ona yakın sevileyim. Bu kadar sevilmeye benim hakkım var mıydı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/07/alkuu.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-4150622042197212140</guid><pubDate>Wed, 11 Jul 2007 23:15:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-07-12T02:16:05.823+03:00</atom:updated><title></title><description>Dünyaya gözlerimle değil sevgi dolu kalbimle baktığımı düşündüğünü söylemiş birisi. Tuhaf, uzun süredir dünyaya "sadece" gözlerimle bakıyorum oysa. Değil sevgi, yürek falan; beynim bile algılayamıyor etrafını. Retina mıydı görüntüyü alıp beyne ileten şey? Neyse, retina olduğunu varsayalım biz; işte, gördüklerim retinamın ötesine geçmiyor. Hani, denizde sırt üstü yatarsın, dalgalar etrafından geçer gider, bir yandan da seni sürükler ya bir yerlere; onun gibi işte... Ben hareketsiz bekliyorum, dünya bir yerlere götürüyor beni. Kıpırdanmaya gücüm yok hala, dalgalar ne getirirse onu kabul ediyorum. Yosun, karpuz kabuğu, ya da mavi, zehirli bir denizanası.  Her neyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece benim değil, en yakınlarımın sıkıntıları da yük oluyor omzuma. Telefonda konuşurken ellerim titremeye başlıyor, 'daha ne kadar kötü haber alabilirim ki' diye düşünmekten. Yeter ama artık, birileri bana telefon açsın ve iyi haberler versin.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/07/dnyaya-gzlerimle-deil-sevgi-dolu.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-8796449152473274102</guid><pubDate>Thu, 03 May 2007 22:29:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-05-04T01:32:03.331+03:00</atom:updated><title>Yeni ya$ima...</title><description>Zamanın hızlı geçtiğini söyleyenlere şaşırırım hep. Benim gözümde zaman, değil hızlı geçmek; yerinde sayıyor çoğunlukla. Ama, bir bakmışım ki o yerinde sayan zaman geçmiş gitmiş... Dünya tam yirmi üç tur atmış güneşin etrafında, yirmi üç yılı arkada bırakmışım. Buradan geriye bakınca hak veriyorum, "zaman göz açıp kapayana kadar geçiyor" diyenlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8400 gün olmuş ben gözlerimi açalı, neler yaşanmış bu kadar zamanda. Konuşmaya yeni başladığım zamanların ses kaydı var, geçenlerde dinledim de; Karaçayca konuşuyormuşum o zaman. Sonra ilkokul, ilk arkadaşlar... Türkçe'ye zorunlu geçiş, okulda kimse Karaçayca bilmiyor ki! En sevdiğim dil olmuş Türkçe, okumaktan, yazmaktan en çok keyif aldığım; kendimi anlattığım. Büyümüşüm sonra; ortaokul, lise... Büyümenin sancıları en çok o zamanlar hissediliyor galiba. Ama en güzel zamanlar da onlar değil mi? Lise yıllarının keyfini, neşesini bir daha bulamadım hiç. "Hayatından bir dönem seç, oraya geri gideceksin" deseler, hiç düşünmeden liseye geri dönerdim. En büyük derdim ÖSS olurdu; ki onu da pek dert etmemiştik o zamanlar. Liseden sonra, sadece kampüsün başka bir binasına gitmiş olsam da; her şey ne kadar değişmişti. Yepyeni insanlar vardı etrafımda, hocalar sınıfa girdiğinde ayağa kalkmıyorduk artık, teneffüs zili yoktu, son dersin bitişini bildiren zil de yoktu. Oysa o son zil, dünyanın en mesut şarkısı değil miydi? Üniversiteye başlamamla birlikte Kafkasyalı kimliğimi de keşfetmiştim. Gerçi, dernekte büyümüş sayılırdım ama, orası sadece "babamın ikinci evi"ydi gözümde. Benim de ikinci evim oldu sonra. Dersten çıkıp derneğe... evden çıkıp derneğe... dersi asıp derneğe gitmeye başladım. Orada akrabalarım, arkadaşlarım vardı; üniversitedekilerden daha çok "benim gibi"ydiler üstelik. Dans ederken, dans etmeyi öğrenirken, gecelerimiz gündüzlerimiz birlikte geçmeye başladı. Öyle iyi dostlarım oldu ki dernekte, hep "iyi ki annem peşine takıp derneğe götürmüş beni" dedim kendi kendime. Tek çocuğum ben, ama hayat boyu yanımda olacak kardeşlerim oldu dernekte. Dernekteki yüzler değişti, dernekler değişti. Yeni dernekte yeni dostlarım oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahi, o kadar çok ve o kadar iyi arkadaşlarım oldu ki , çok şanslıyım sanırım ben. Burcu, Jülide, Serkan, Jankat, Fatih, Asiye, Fulya, Özge, Matthew, Gökhan, İlker, Emrah, Seval, İrem, Uğurhan, Burak, Derya, Darihan, Oya, Melike, Ayla, Semih... Bitmiyor isimler! Orta yaş bunalımına erkenden girdiğim şu günlerin duygusallığıyla hepsine yanımda oldukları için, dertlerimi dinledikleri, dertlerini anlattıkları için; bana güvendikleri için, teşekkür etmek geliyor içimden. Kimilerinin "ya kızım bi' git yaa" diyeceklerini bilsem de, onlar olmadan ne yapardım bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirmi üç uzun yıl geçmiş. İyi ki de, tam burada, bu insanların yanında geçmiş. Hoş geldin yeni yaşım.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/05/yeni-yaima.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-7213615323474967764</guid><pubDate>Tue, 13 Mar 2007 08:04:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-03-13T10:05:39.446+02:00</atom:updated><title></title><description>&lt;span style="font-size:130%;color:#000099;"&gt;her şey aydınlık. sanki...&lt;/span&gt;</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/03/her-ey-aydnlk.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-2675853999493877642</guid><pubDate>Sun, 04 Mar 2007 23:04:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-03-05T01:14:18.953+02:00</atom:updated><title></title><description>Beklemekten, belirsizlikten sıkıldım zannederken; karşıma çıkan bir uzaklaşma fırsatını mutlulukla karşılamam şaşırtıcı olmazdı. Bunun yerine; içimde durmaksızın büyüyen bir sıkıntıya yol açmasına şaşırıyorum. Kalmak mı kolay; yoksa -hazır fırsat bulmuşken- kaçıp gitmek mi kolay? Karar veremiyorum. Artıları, bir de eksileri yazıp değerlendirmeliymişim. Peki belirsizlikler ne olacak? Giderken aklım burada kalmayacak mı? Ya İlhan İrem'in sesi kulaklarımdan silinmezse gittiğim yerde? Bıraktığım yerde bir şey değişmeyecek ben giderken; ama gittiğim yerde ben değişemezsem ne olacak? Ya da, değişirsem ne olacak? Bu konuda kurduğum bütün tümceler soru işaretiyle bitiyor. Her bir soru canımı sıkıyor. Daha doğrusu; sorular değil de, sorulara cevap verememek canımı sıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün her şey daha gerçek göründü gözüme. Üstüme öyle bir ağırlık çöktü ki; değil dans etmek, eve gitmeye gücüm yetmedi. Arkadaşımı aradım, candan öte arkadaşlar olur ya... Öylesi işte. "Orada kal, gelip alacağız seni" dedi, o gelene kadar iki adım bile atamadım. Sonra, kimse görmesin diye tuvalete sakladığım sızlanmalar, mızıldanıp ağlamalar döküldü ortalığa. "Asiye yaaaa...." diye başlayan cümleleri "ama Setencim..." diye başlayan cevaplar izledi. Anlattık, anlattık... Çaylar, sigaralar... Sorun çözülemedi tabii. Keşke çözebilsem, karar verebilsem.&lt;br /&gt;Aslında... Herkesin böyle bir dostu olması lazım... Neden? Çünkü, ağlayarak başladığımız sohbeti kahkahalar atarak bitirdik bu akşam. İçimdeki ağırlık hala orada, ama en azından artık kendisini görmezden gelebiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de...&lt;br /&gt;Gitmeli mi? Kalmalı mı? Gidersem ne olur? Kalırsam, beklediğime kavuşacak mıyım? Gidersem, her şeyi unutacak mıyım? Kalıp beklemek çok mu anlamsız? Neden karar veremiyorum?</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/03/beklemekten-belirsizlikten-skldm.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-2307968617232202941</guid><pubDate>Fri, 02 Mar 2007 17:44:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-03-02T20:01:55.122+02:00</atom:updated><title></title><description>&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);font-size:130%;" &gt;Her şey karanlık.&lt;/span&gt;</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/03/her-yer-karanlk.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-6458859461983083600</guid><pubDate>Thu, 01 Mar 2007 23:31:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-03-02T01:33:52.585+02:00</atom:updated><title></title><description>"Kış bitsin. Yaz gelsin artık. Yeter. Bıktım." diye homurdanıp dururken bir de baktım şubat bitiyor. 'Şubat bitiyorsa yaz gelmedi ya' demeyin. Benim için 1 Mart yaz mevsiminin resmi başlangıç tarihi. 30 Kasım da resmi bitiş tarihi, evet. Dokuz ay yaz, üç ay kış... Geri kalanına gerek yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güle güle paltolar, atkılar, kalın çoraplar, kazaklar, bereler, eldivenler. Hoş geldin yaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi, Eskişehir'de yaşadığımın farkındayım. Dolayısı ile her an kar yağmasını, sıcaklığın yine sıfırın altına düşmesini bekliyorum. Ama artık yaz psikolojisine girebilirim. Neşeli, hafif, sıcak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz mevsimi hep daha güzeldir nedense. Daha iyi haberler getirir. Her şey daha güzel gözükür parlak güneşin altında. Kış gibi soğuk, ciddi değildir. Neşelidir yaz; hatta biraz fırlamadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama... Yaz geliyor olsa da, sıkılıyorum. Her zaman, her şeyden çabuk sıkılırdım zaten. Ama artık daha beter sanki. Kitap okuyamıyorum; başlayıp yarım bıraktığım birsürü kitap birikti. Resim çizemiyorum; on dakika içinde kalemlerden yükselen koku midemi bulandırıyor. Film izleyemiyorum; filmin yarısına gelmeden daralıyorum. Fotoğraf bile çekemiyorum, biri istemediği sürece. Uyanık olduğum saatlerin yarısını bilgisayar karşısında geçiriyorum; ve bu sürenin yarısını da ekrana boş boş bakarak geçiriyorum: "Ne yapsam acaba?" Birkaç hoşsohbet arkadaşım var neyse ki. Onlardan biri msn'deyse geçiyor vakit, oradan buradan konuşurken. Gerçi, konuşurken de kilitleniyorum bazen; söyleyecek söz bulamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekli memleketi Salihleraltı'nı ne kadar özlüyorum şimdi. Orada üç gün geçirsem kendime gelirdim. Sabahın soğuk, sakin denizi; fotoğraf makinam, kitabım, bir de müziğim. Ama müziğin sesi kısık olmalı ki, denizi bastırmasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın zamanda Eskişehir içi bir sakinleşme turu düzenlemem lazım kendime. Japon Bahçesi mesela... Anadolu Üniversitesi'ni arkamda bırakmadan önce, ne zaman keyifsiz olsam Japon Bahçesi'ne giderdim. Kocaman gövdeli bir ağacın altına oturup yazı yazardım, resim çizerdim; hiçbirini yapmazsam başımı ağaca yaslayıp öylece etrafa bakardım.&lt;br /&gt;Evet evet, bunu yeniden yapmak lazım.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/03/k-bitsin.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-6521562607894267183</guid><pubDate>Thu, 22 Feb 2007 23:40:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-02-23T01:49:59.901+02:00</atom:updated><title></title><description>Winamp açık, her zamanki gibi. Playlistte üç tane şarkı: yastıklı şarkı, bunalım, gitme sana muhtacım. Her biri tek başına can yakabiliyor; bakalım sabaha kadar bunları arka arkaya dinlemek nasıl olacak... Ya beklenen etkiyi yapacak ve mükemmel bir drama queen olarak selamlayacağım sabahı. Ya da, umarım, olanca inatçılığımla şarkıların ters etki yapmasını sağlayacağım -ki şu anlamsız yükten kurtulayım. "sevmesen ölürdün, sevdin onu öldün" diye başlıyor şarkı listem Feyza Erenmemiş'le; sonra İlhan İrem'in sesi giriyor araya "gelmeyişini bekliyorum, dönmeyişini özlüyorum, gülmeyişine ağlıyorum, seni seviyorum" falan diyor. Sonra en ağlak şarkı geliyor; ama Zeki Müren'in yorumuyla dua gibi oluyor o sözler. (Şarkıyı bütün akşam mırıldanmama neden olanlara selam olsun buradan...)&lt;br /&gt;Bilemiyorum, "yaşamak için senin sevgine muhtacım" sözü kime söylenebilir. Kim, bunu yürekten söyleyecek kadar inanır aşka? En umutsuzca aşık olduğumda -ki uzak bir geçmişten bahsetmiyorum- "yaşamak için senin sevgine muhtacım" dememiş olmak böyle bir aşk olabileceğine inanmamı engelliyor. Değil bunu sevilen kişiye söylemek; içinden geçirmek bile ne ezik bir hissiyattır. Aman aman... İşte bu noktada listeye sonradan eklenen bir şarkı girer araya, "God give me strength" diyerek. Çünkü, sevgili okur (Burada bir köşe yazarı havası yakalamaya çalıştım, 'kaç kişi okuyor lan senin yazdıklarını' diyerek keyfimi kaçırmayın rica ediyorum.) Evet, sevgili okur, aşk öldürmez. Aklı başında kimsenin öldüğünü görmedim ben. Ama, biçimli bir yerine denk gelirse, süründürür. Hem de öyle bir süründürür ki, ana dilini unutup Elvis Costello'yla birlikte yalvarmaya başlarsın God give me strength diyerek. Arzu edenler bir potpuri tandansı yakalamak adına şöyle devam edebilirler: Allahım güç ver bana, sığındım sana...&lt;br /&gt;Tamam daha fazla saçmalamıyorum... Söyleyeceğim, özetle, şudur: Aşk öldürmüyor, neyse ki.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/02/winamp-ak-her-zamanki-gibi.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-116959900284902319</guid><pubDate>Wed, 24 Jan 2007 00:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-02-19T01:06:58.016+02:00</atom:updated><title></title><description>İlhan İrem'i keşfetmem lise yıllarıma denk gelir. Yani, biz kızların en sevgi pıtırcığı, en aptal aşık olduğumuz yaşlara... Radyo OGÜ sayesinde keşfetmiştim İlhan İrem'i. Evet, o zamanlar Radyo OGÜ diye bir istasyon vardı (belki hala vardır, kim bilir?) ve o zamanlar ben radyo dinlerdim. Her akşam naif, narin şarkılar çalınırdı Radyo OGÜ'de; Sezen Aksu, Üç Hürel, Erol Evgin... Bir de ismini bilmediğim bir adamın, ismini bilmediğim şarkısı vardı "Yemyeşil bir deniz senin gözlerin" diye başlayan. Sık sık çalarlardı bu şarkıyı, ben de dikkatle dinlerdim. Sonra öğrendim ki şarkının adı Yemyeşil Bir Deniz, adamın adı da İlhan İrem'miş. Sözlerini öğrenecek kadar çok dinledim şarkıyı, böylece radyodaki sese eşlik edebiliyordum "yemyeşil bir deniz senin gözlerin; ne bir sandal, ne bir ada, ne bir sahil var. Boğuluyorum." derken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamanlar bir çift yeşil göze aşık değildim; ama yine de en sevdiğim şarkılar listemin üst sıralarına yerleşmişti bu şarkı. Sonra başka şarkılar, şarkıcılar girdi tabii araya; İlhan İrem de unutuldu, Yemyeşil Bir Deniz de. Nereden çıktı bilmiyorum, geçenlerde bu şarkıyı mırıldandığımı fark ettim: "Yemyeşil gökyüzü senin gözlerin; ne bir rüzgar, ne bir bulut, ne bir yağmur var. Boğuluyorum."&lt;br /&gt;Sonsuzluğu anlatan gözlerden bahsediyormuş şarkı, unutmuşum. "Bu bakışlar bir gün beni öldürecek" diyormuş. "O"nun gözlerine bakmak bile ellerini titretiyor muymuş acaba? Göz göze gelince nefesi mi kesiliyormuş? Acaba bu şarkı "sen de böyle hissediyorsan, aman dikkat et; bu hisler insanı öldürür" mü demek istiyormuş bana?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da, belki, lise yıllarımı özlemişimdir sadece. Evet.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/01/ilhan-iremi-kefetmem-lise-yllarma-denk.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-116874138354762267</guid><pubDate>Sun, 14 Jan 2007 02:10:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-01-19T01:46:04.600+02:00</atom:updated><title>inandigim masallar</title><description>Sözlükte öylesine vakit öldürürken bir başlık gördüm: "İnandığım Masallar." Şarkı mıymış, radyo programı mı... Öyle bir şey işte. Dikkatli okumadım anlaşıldığı üzere; çünkü "Ben hangi masallara inanmıştım peki?" diye düşünüyordum daha başlığa tıklarken. Sahi, yıllardır okuduğum, dinlediğim, yazdığım masallardan hangilerine inandım ben?&lt;br /&gt;Andersen'in masallarına inandım galiba. Yoksa sokakta yürürken kedilerle, serçelerle ve hatta karıncalarla konuşmaya kalkışmazdım. Gerçi, bu sevgili yaratıklar cevap veriyorlar insana bir şekilde. Cevapların doğrudan olması şart değil ne de olsa; açık olsun yeter.&lt;br /&gt;Başka? Bir ara cadılı-perili masallara inandığımı da hatırlıyorum. Karton kutudan mamul büyü kazanımı başka türlü açıklayamam. Bir de kağıttan kesilmiş sihirli değneğimi...&lt;br /&gt;Kendi masallarıma inanmam ise, beklenmedik değilse de hataydı tabii; masal olduklarını bildiğim halde. Büyüdükçe her şeyin güzelleşeceğine inanırdım örneğin. Sonra, vaz geçtim bu masala inanmaktan. Çünkü büyüdükçe bozuluyormuş her şey. Mevsimin ilk karı heyecanlandırmıyor artık beni. Masallar da öyle...&lt;br /&gt;Bir masal daha vardı inandığım, adı: "Aşk her zaman güzeldir." gibi bir şey olsa gerek. Yokmuş aslında öyle bir şey. Ya da ne bileyim... Bir çeşit sanrıymış, tez zamanda geçen. Sonrasında; kurtuldun, kurtuldun... Kurtulamazsan masalın adı değişirmiş. "Aşk hiçbir zaman güzel değildi, hiçbir zaman güzel olmayacak" isminde post-modernist, kübist, narsisist, vandalist, brutalist, baterist &lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;(yazar burada entelektüel pozlar takınmaya çalışır, beceremediğini fark edince dünyaya -geçici bir süre için- küser)&lt;/span&gt; bir yeni zaman öyküsü olurmuş.&lt;br /&gt;Masallara inanmamak lazım belki, bilemiyorum. Ama (belli etmemeye ne kadar çalışırsam çalışayım) iflah olmaz bir romantik olan ben, yine karıncalarla diyalog kurmaya çabalayacağımdan eminim. Ve yine, bir şekilde, bir cevap alacağım umuduyla sabredeceğim.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/01/inandigim-masallar.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-116804374003646670</guid><pubDate>Sat, 06 Jan 2007 00:33:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-01-06T02:35:40.046+02:00</atom:updated><title>O</title><description>*Telefon titrer* 1 yeni mesaj&lt;br /&gt;"Kim mesaj attı acaba?" diye bakarsın telefona; keyifli bir şeyler beklemesen de, ortalama bir şey umarsın en azından. Ne de olsa, kötü haber verecek insan basit bir mesaj yazmaz. Değil mi? Çoğunlukla yazmaz en azından... Aklına gelmez belki insanoğlunun; ama biri için sıradan bir haber olan şey, diğerini bembeyaz bir suratla en yakın sandalyeye oturmaya zorlayabilir. Bugünde iyi bir şey bulabiliyorsam, bu sadece "en azından oracıkta yere yığılmadım"dır. En azından, kimseye halimi belli etmemeyi başardım.&lt;br /&gt;Rengarenk dans elbiselerinin ortasında kırmızılar buraya, yeşilleri o tarafa alalım, kaç tane tarlatan var diye bakınırken ne kadar keyifli gidiyordu akşam. Ve şimdi fark ettim de, günlüğüme yazar gibi yazmaya başladım bu sefer her şeyi. Başka kelimelerin arkasına saklanmaya gücüm yetmez çünkü. Olanları hikayeleştirmeye, serbest çağrışmaya, karakterleri değiştirmeye gücüm yok.&lt;br /&gt;Seni kendimden uzaklaştıran bendim, biliyorum. Buradan gitmenin nedeni de ben miydim? Hayır, burada kalmanın nedeni bendim belki; ama gitmenin nedeni ben olmadım. Evlendin sonra. Evliliğini öğrendiğimde hiç olmadığım kadar sarhoş olduğumu, sana ait maddesel olan ne varsa hepsini yok ettiğimi hatırlıyorum. Defalarca "umarım mutludur" diye düşündüğümü de hatırlıyorum. Bugün, bir kez daha "umarım mutludur, umarım çok mutlu olur" diyebildim sadece. Sarhoş da olmadım üstelik, fırsatım yoktu.&lt;br /&gt;Umarım sen, o ve doğmasını beklediğin bebeğin mutlu olursunuz. Hep.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;*Kitabın son sayfası görüntüye girer, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;'and they lived happily ever after'&lt;/span&gt; yazmaktadır süslü karakterlerle. Derinden gelen, sakin müzikle birlikte kitap kapanır. Masal biter.* &lt;/span&gt;</description><link>http://www.setenay.info/blog/2007/01/o.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-116756497897709199</guid><pubDate>Sun, 31 Dec 2006 11:35:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-12-31T13:45:55.586+02:00</atom:updated><title>Yeni yil</title><description>&lt;p class="MsoNormal"&gt;Bayram gelmiş, neyime? Son birkaç bayramdır, bunu hep söyledim zaten. Ama bu sene bayram yılbaşıyla çarpıştı, çifte trajedi oldu. Yılbaşı gelmiş, neyime?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Her sene, yılbaşı yaklaşırken heyecanlanırdım. En azından, “ne yapıyoruz bu yılbaşı?” telaşı olurdu, “kimin evi müsait, kim neler getiriyor, erkekler içecekleri alsın unutmayın.” Eh, yeni yıl ile bayramın ilk günü çarpışınca programlar hikaye oldu… Ben de fark ettim ki, elimde bekleyeceğim başka hiçbir şey yokmuş. Yeni yıldan ne sağlık bekliyorum, ne para, ne aşk. Zaten bunları yeni yıldan beklemek için önce gazetelerin astroloji eklerini okumam lazım sanırım. “Sevgili Boğa, 2007’de dönem dönem çöküşler yaşasan da genel olarak çok keyifli bir yıl seni bekliyor... Aşk, sağlık ve para falların için önümüzdeki üç gün boyunca gazetemizi almayı unutma!”  &lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=yapma+canim+yapma+arkadasim"&gt;Yapma canım, yapma arkadaşım.&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Peki, bu en basit istekler bile yoksa içimde, ne bekliyorum 2007’den? İnsanlar hem bu gece için, hem bütün bir yıl için plan yaparken; ben neden marketten cips almakla ve uzaktan kumandamın pillerini kontrol etmekle yetiniyorum? Eh, çünkü her sene olduğu gibi gerçekleşmeyecek hayaller kurmak, yerine getiremeyeceğim sözler vermek istemiyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;“Bu sene istediğim bölümü kazanacağım. Olmazsa süper bir iş bulacağım. Harika bir ilişkim olacak bu yıl, sadece bu yılla sınırlı kalmayacak. Aile ilişkilerimi düzelteceğim. İhmal ettiğim arkadaşlarımı arayacağım, gönüllerini alacağım. Daha az televizyon seyredeceğim. Birikmiş kitaplarımın hepsini okuyana kadar yeni kitap almayacağım. Yemeğime dikkat edip kilo vereceğim. Spor yapmayı ihmal etmeyeceğim. Bol bol temiz hava alacağım. Her mevsimin tadını çıkaracağım. Bilgisayar başında saatlerimi öldürmeyeceğim. Bik bik bik…” Hadi canım sen de!&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İyi yıllar!&lt;/p&gt;</description><link>http://www.setenay.info/blog/2006/12/yeni-yil.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-116674695995974565</guid><pubDate>Fri, 22 Dec 2006 00:20:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-12-31T13:39:51.830+02:00</atom:updated><title></title><description>Emre: (Buraya rasgele bir soru giriyoruz)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Seti: Hayır!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Emre: O zaman niye sesin titredi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Seti: Sesim mi... Aman canım ne alakası var. Hayır dedim ya. Bak bir daha sor!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Emre: (Aynı soruyu buraya ekliyoruz)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Seti: (Olabildiğince sakin) Yoo...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Emre: Yine titredi...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Seti: Gelme üstüme!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;Emrecim, gelme üstüme! O kadar basit bir soruya doğru cevap verememek ne fenaymış. Kimden, neyi, niye saklıyorum bilmem. Boş ver be, bırak saklı kalsın. Şimdilik... Sonra? Bakarız. Hem, en azından, bu kadar sustuktan sonra biriyle paylaştım. Bu da bir şey değil mi? (Emre onaylasana, sana anlattım ya işte!) &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;Emre'nin de işi yok, bunları okuyacak da, onaylayacak. Konu dağılıyor. Yani, diyeceğim şu ki, ben bu kadar korkak değildim. Hatırlıyorum üstelik o zamanları. Yüksek sesle "evet öyle!" diyebildiğim, cesur olduğum zamanlar vardı. Nerden çıktı şimdi bu korku?&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;Cevap veriyorum, evet.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;(Ne de olsa önemli olan soru değil, cevap.)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Boş ve anlamsız monolog saatimiz burada sona erdi. Herhangi bir gün, herhangi bir saatte görüşmek üzere, hoş kalın. &lt;/p&gt;</description><link>http://www.setenay.info/blog/2006/12/emre-buraya-rasgele-bir-soru-giriyoruz.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-116579962538336073</guid><pubDate>Mon, 11 Dec 2006 01:11:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-12-11T03:13:45.400+02:00</atom:updated><title></title><description>Ona takılıyordu gözleri durmadan. Çok mu güzeldi? Hayır, aslında güzel bile sayılmazdı. Çok mu sevimliydi? O asık suratla mümkün değil. O halde, neden etrafındaki diğerlerine değil, sadece ona takılıyordu gözleri? Önce, onu ilk gördüğünde dikkatini çektiğini düşündü. o yüzden olmalıydı. Sonra, kabul etti, bir çekiciliği vardı tabii; ama esas neden başkaydı. Bütün o diğerlerinin içinde, kendisini dikkate almayan sadece oydu, ya da bizimkine öyle geliyordu, kim bilir? Bu nedenle bakışları hep onu takip etmiyor muydu? "Bana bakıyor mu? Benim burada olduğumun farkında mı?" Saçmaydı tabii :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden, en gereksiz zamanda yapılan kekler hep mükemmel biçimde kabarır da; özene bezene yapılan kek yamru yumru bir şey olur? Üstelik fırında unutulur, yanar. Vs. Gıcık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer hayatımız kısa olursa&lt;br /&gt;Bırak ünümüz çok olsun&lt;br /&gt;Gerçeğin yolundan ayrılmayalım&lt;br /&gt;Adalet yolumuz olsun&lt;br /&gt;Özgürce yaşayalım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(alıntı: &lt;a href="http://www.sosyomat.com/etiket/nart/ahkam/764321"&gt;Sosyomat.com/Nart&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazlo Bane'in Superman şarkısında şöyle bir şey geçiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;You've crossed the finish line&lt;br /&gt;Won the race but lost your mind&lt;br /&gt;Was it worth it after all?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;güzel demişler şüphesiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahu, ne sıkıcı bir akşam bu akşam... Kafamı toparlayıp iki cümle bile yazamıyorum şuna bak, ordan burdan alıntıladım, deviantArt'a journal yazıyorum sanki. Şuraya bir de anathema'dan şarkı sözü atsam tam olacak. Gerçi onun yerine Lazlo Bane şeyettik değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kuzenim daha gitti askere. Büyüyor olduğumu ancak böyle anlıyorum ben. Arkadaşlarım/kuzenlerim askere gidiyor, sözleniyor, nişanlanıyor. Bir tanesi kucağında çocuğuyla karşıma çıkıyor, ben Köprübaşı'nın orta yerinde bayılacak gibi oluyorum. Sonuç olarak, yaşıtlarım büyüdükçe ben daha beter çocuklaşıyorum. Durmadan aldığım Kinder Sürprizler, arasıra gizlice eve soktuğum pamuk şekerler, sepet dolusu peluş oyuncak süreci durdurmasa da yavaşlatıyor en azından. Bir gün, bakıcam ki etrafımda bir sürü çoluk çocuk, teyze hala falan diyecekler bana. Ben de kendilerine "çocuğum çok yedin artık yemeğe kadar çikolata yok sana" demeyi planlıyorum. Ben de çikolata istiyorum!&lt;br /&gt;Oeh.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2006/12/ona-taklyordu-gzleri-durmadan.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-116509929772097449</guid><pubDate>Sat, 02 Dec 2006 22:38:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-12-05T20:01:06.833+02:00</atom:updated><title></title><description>"The show must go on" demiş çok kıymetli showbiz insanları. Ne olursa olsun, sahneye çıktığın an hepsi geride kalmalı. Bunu bana kim, ne zaman, neden öğretti bilmiyorum. Ama kulisten sahneye, odamın güvenli duvarlarından dış dünyaya adım attığım an gösteri başlıyor. Ağlamalarım, yakınmalarım, hatta sinirim, nefretim şu dört duvarın arasında yaşıyor, kapımı açtığım an içeri saklanıyorlar. Biliyorum, kendini göstermek için fırsat kolluyor zayıf tarafım. Ben, öte yandan, bastırıyorum elimden geldiğinde. Çünkü, show must go on. Çünkü, zayıflığımı kimse görmemeli. Bu odadan yüzümde öyle bir gülücükle çıkmalıyım ki, gerekirse en yakınlarımı bile kandırabilsin. Bugün yine aynı şeyi yapacağım. Kıramadığım bir zincirim var benim. Her halkası ayrı ayrı yakıyor canımı. Ama sabah ilk adımımı atarken, acının zerresi olmayacak yüzümde. Bir zamanlar, sahnede yapılabilecek yanlışlardan bahsederken şöyle demişti Kubilay Abi: "hiç bozuntuya vermeden devam edin, seyirci sizin hata yaptığınızı anlamaz." Bu da öyle bir şey işte... Bozuntuya vermiyorum ki, seyirci hata yaptığımı anlamasın. Ağır geliyor bazen. Olsun, ben böyle savunuyorum kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günün çalışması, Angellife'dan geliyor: &lt;a href="http://www.deviantart.com/deviation/42337633" target=_blank&gt;Gideceğim günün hayali&lt;/a&gt;</description><link>http://www.setenay.info/blog/2006/12/show-must-go-on-demi-ok-kymetli.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-116501910808687315</guid><pubDate>Sat, 02 Dec 2006 00:19:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-12-02T02:28:12.243+02:00</atom:updated><title>zaman</title><description>Ne kadar çok zaman geçmiş buraya yazmayalı... Neler yazdığımı bile unutmuşum hatta. Kalp kıranlar, kalbi kırılanlar, kalbi kırılıp da telafi edilemeyenler. "Yakın" arkadaşlarımdan bahsetmişim en son. Durumun değişmediğini belirtmemde kime ne fayda var bilmiyorum. Yazmam gereken o kadar çok şey vardı ki! Ama setenay.info kapalıyken yazmadım hiç, şimdi de unuttum gitti zaten. "Madem canın yazmak istiyordu, site neden kapalıydı?" Tamamen benim dışımda gelişen nedenlerle sitenin serverında sorun yaşadık. Bunun yerine ayarları değiştirip tekrar blogger.com üzerinden yazabilirdim. Onunla uğraşmak için ise gerekli bilgi birikimi ve enerjiye sahip değildim. :) Nihayet dün sevgili Matthew siteyi halletti, ben de tekrar yazabiliyorum.&lt;br /&gt;Öyle yani... Uykum yok. Yine.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2006/12/zaman.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-28657060.post-115714027009271558</guid><pubDate>Fri, 01 Sep 2006 19:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-09-01T22:51:10.093+03:00</atom:updated><title></title><description>Madem bi' bok yiyorsun, saklama. Ya da madem saklıyorsun, adam gibi sakla. Biz de "arkadaşız, gizlimiz saklımız yok" dediğimiz iki insanın bizden ne sakladıklarını başkalarından duymayalım. Hem bu arada siz de başkalarına yakalanmamış olursunuz, değil mi? Hani gizli bi' şey ya bu, o bakımdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşlanmıyorum ya, benim "arkadaşım" dediğim, sır saklamayacak kadar güvendiğim insanların benden (bizden) sakladığı şeyleri tesadüfen gören insanlardan duyunca bozuluyorum. Aman bana ne ki aslında, ne yaparlarsa yapsınlar. Di mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem ben yine saçma düşüncelere daldım. Oyalanacak bir şey bulmam lazım.</description><link>http://www.setenay.info/blog/2006/09/madem-bi-bok-yiyorsun-saklama_01.html</link><author>noreply@blogger.com (settie)</author></item></channel></rss>