Mart 13, 2007
Mart 05, 2007
Beklemekten, belirsizlikten sıkıldım zannederken; karşıma çıkan bir uzaklaşma fırsatını mutlulukla karşılamam şaşırtıcı olmazdı. Bunun yerine; içimde durmaksızın büyüyen bir sıkıntıya yol açmasına şaşırıyorum. Kalmak mı kolay; yoksa -hazır fırsat bulmuşken- kaçıp gitmek mi kolay? Karar veremiyorum. Artıları, bir de eksileri yazıp değerlendirmeliymişim. Peki belirsizlikler ne olacak? Giderken aklım burada kalmayacak mı? Ya İlhan İrem'in sesi kulaklarımdan silinmezse gittiğim yerde? Bıraktığım yerde bir şey değişmeyecek ben giderken; ama gittiğim yerde ben değişemezsem ne olacak? Ya da, değişirsem ne olacak? Bu konuda kurduğum bütün tümceler soru işaretiyle bitiyor. Her bir soru canımı sıkıyor. Daha doğrusu; sorular değil de, sorulara cevap verememek canımı sıkıyor.
Bugün her şey daha gerçek göründü gözüme. Üstüme öyle bir ağırlık çöktü ki; değil dans etmek, eve gitmeye gücüm yetmedi. Arkadaşımı aradım, candan öte arkadaşlar olur ya... Öylesi işte. "Orada kal, gelip alacağız seni" dedi, o gelene kadar iki adım bile atamadım. Sonra, kimse görmesin diye tuvalete sakladığım sızlanmalar, mızıldanıp ağlamalar döküldü ortalığa. "Asiye yaaaa...." diye başlayan cümleleri "ama Setencim..." diye başlayan cevaplar izledi. Anlattık, anlattık... Çaylar, sigaralar... Sorun çözülemedi tabii. Keşke çözebilsem, karar verebilsem.
Aslında... Herkesin böyle bir dostu olması lazım... Neden? Çünkü, ağlayarak başladığımız sohbeti kahkahalar atarak bitirdik bu akşam. İçimdeki ağırlık hala orada, ama en azından artık kendisini görmezden gelebiliyorum.
Yine de...
Gitmeli mi? Kalmalı mı? Gidersem ne olur? Kalırsam, beklediğime kavuşacak mıyım? Gidersem, her şeyi unutacak mıyım? Kalıp beklemek çok mu anlamsız? Neden karar veremiyorum?
Bugün her şey daha gerçek göründü gözüme. Üstüme öyle bir ağırlık çöktü ki; değil dans etmek, eve gitmeye gücüm yetmedi. Arkadaşımı aradım, candan öte arkadaşlar olur ya... Öylesi işte. "Orada kal, gelip alacağız seni" dedi, o gelene kadar iki adım bile atamadım. Sonra, kimse görmesin diye tuvalete sakladığım sızlanmalar, mızıldanıp ağlamalar döküldü ortalığa. "Asiye yaaaa...." diye başlayan cümleleri "ama Setencim..." diye başlayan cevaplar izledi. Anlattık, anlattık... Çaylar, sigaralar... Sorun çözülemedi tabii. Keşke çözebilsem, karar verebilsem.
Aslında... Herkesin böyle bir dostu olması lazım... Neden? Çünkü, ağlayarak başladığımız sohbeti kahkahalar atarak bitirdik bu akşam. İçimdeki ağırlık hala orada, ama en azından artık kendisini görmezden gelebiliyorum.
Yine de...
Gitmeli mi? Kalmalı mı? Gidersem ne olur? Kalırsam, beklediğime kavuşacak mıyım? Gidersem, her şeyi unutacak mıyım? Kalıp beklemek çok mu anlamsız? Neden karar veremiyorum?
posted by settie at 1:04 AM 3 comments links to this post
Mart 02, 2007
"Kış bitsin. Yaz gelsin artık. Yeter. Bıktım." diye homurdanıp dururken bir de baktım şubat bitiyor. 'Şubat bitiyorsa yaz gelmedi ya' demeyin. Benim için 1 Mart yaz mevsiminin resmi başlangıç tarihi. 30 Kasım da resmi bitiş tarihi, evet. Dokuz ay yaz, üç ay kış... Geri kalanına gerek yok.
Güle güle paltolar, atkılar, kalın çoraplar, kazaklar, bereler, eldivenler. Hoş geldin yaz!
Gerçi, Eskişehir'de yaşadığımın farkındayım. Dolayısı ile her an kar yağmasını, sıcaklığın yine sıfırın altına düşmesini bekliyorum. Ama artık yaz psikolojisine girebilirim. Neşeli, hafif, sıcak...
Yaz mevsimi hep daha güzeldir nedense. Daha iyi haberler getirir. Her şey daha güzel gözükür parlak güneşin altında. Kış gibi soğuk, ciddi değildir. Neşelidir yaz; hatta biraz fırlamadır.
...
Ama... Yaz geliyor olsa da, sıkılıyorum. Her zaman, her şeyden çabuk sıkılırdım zaten. Ama artık daha beter sanki. Kitap okuyamıyorum; başlayıp yarım bıraktığım birsürü kitap birikti. Resim çizemiyorum; on dakika içinde kalemlerden yükselen koku midemi bulandırıyor. Film izleyemiyorum; filmin yarısına gelmeden daralıyorum. Fotoğraf bile çekemiyorum, biri istemediği sürece. Uyanık olduğum saatlerin yarısını bilgisayar karşısında geçiriyorum; ve bu sürenin yarısını da ekrana boş boş bakarak geçiriyorum: "Ne yapsam acaba?" Birkaç hoşsohbet arkadaşım var neyse ki. Onlardan biri msn'deyse geçiyor vakit, oradan buradan konuşurken. Gerçi, konuşurken de kilitleniyorum bazen; söyleyecek söz bulamıyorum.
Emekli memleketi Salihleraltı'nı ne kadar özlüyorum şimdi. Orada üç gün geçirsem kendime gelirdim. Sabahın soğuk, sakin denizi; fotoğraf makinam, kitabım, bir de müziğim. Ama müziğin sesi kısık olmalı ki, denizi bastırmasın.
Yakın zamanda Eskişehir içi bir sakinleşme turu düzenlemem lazım kendime. Japon Bahçesi mesela... Anadolu Üniversitesi'ni arkamda bırakmadan önce, ne zaman keyifsiz olsam Japon Bahçesi'ne giderdim. Kocaman gövdeli bir ağacın altına oturup yazı yazardım, resim çizerdim; hiçbirini yapmazsam başımı ağaca yaslayıp öylece etrafa bakardım.
Evet evet, bunu yeniden yapmak lazım.
Güle güle paltolar, atkılar, kalın çoraplar, kazaklar, bereler, eldivenler. Hoş geldin yaz!
Gerçi, Eskişehir'de yaşadığımın farkındayım. Dolayısı ile her an kar yağmasını, sıcaklığın yine sıfırın altına düşmesini bekliyorum. Ama artık yaz psikolojisine girebilirim. Neşeli, hafif, sıcak...
Yaz mevsimi hep daha güzeldir nedense. Daha iyi haberler getirir. Her şey daha güzel gözükür parlak güneşin altında. Kış gibi soğuk, ciddi değildir. Neşelidir yaz; hatta biraz fırlamadır.
...
Ama... Yaz geliyor olsa da, sıkılıyorum. Her zaman, her şeyden çabuk sıkılırdım zaten. Ama artık daha beter sanki. Kitap okuyamıyorum; başlayıp yarım bıraktığım birsürü kitap birikti. Resim çizemiyorum; on dakika içinde kalemlerden yükselen koku midemi bulandırıyor. Film izleyemiyorum; filmin yarısına gelmeden daralıyorum. Fotoğraf bile çekemiyorum, biri istemediği sürece. Uyanık olduğum saatlerin yarısını bilgisayar karşısında geçiriyorum; ve bu sürenin yarısını da ekrana boş boş bakarak geçiriyorum: "Ne yapsam acaba?" Birkaç hoşsohbet arkadaşım var neyse ki. Onlardan biri msn'deyse geçiyor vakit, oradan buradan konuşurken. Gerçi, konuşurken de kilitleniyorum bazen; söyleyecek söz bulamıyorum.
Emekli memleketi Salihleraltı'nı ne kadar özlüyorum şimdi. Orada üç gün geçirsem kendime gelirdim. Sabahın soğuk, sakin denizi; fotoğraf makinam, kitabım, bir de müziğim. Ama müziğin sesi kısık olmalı ki, denizi bastırmasın.
Yakın zamanda Eskişehir içi bir sakinleşme turu düzenlemem lazım kendime. Japon Bahçesi mesela... Anadolu Üniversitesi'ni arkamda bırakmadan önce, ne zaman keyifsiz olsam Japon Bahçesi'ne giderdim. Kocaman gövdeli bir ağacın altına oturup yazı yazardım, resim çizerdim; hiçbirini yapmazsam başımı ağaca yaslayıp öylece etrafa bakardım.
Evet evet, bunu yeniden yapmak lazım.
posted by settie at 1:31 AM 1 comments links to this post
