Ocak 24, 2007

İlhan İrem'i keşfetmem lise yıllarıma denk gelir. Yani, biz kızların en sevgi pıtırcığı, en aptal aşık olduğumuz yaşlara... Radyo OGÜ sayesinde keşfetmiştim İlhan İrem'i. Evet, o zamanlar Radyo OGÜ diye bir istasyon vardı (belki hala vardır, kim bilir?) ve o zamanlar ben radyo dinlerdim. Her akşam naif, narin şarkılar çalınırdı Radyo OGÜ'de; Sezen Aksu, Üç Hürel, Erol Evgin... Bir de ismini bilmediğim bir adamın, ismini bilmediğim şarkısı vardı "Yemyeşil bir deniz senin gözlerin" diye başlayan. Sık sık çalarlardı bu şarkıyı, ben de dikkatle dinlerdim. Sonra öğrendim ki şarkının adı Yemyeşil Bir Deniz, adamın adı da İlhan İrem'miş. Sözlerini öğrenecek kadar çok dinledim şarkıyı, böylece radyodaki sese eşlik edebiliyordum "yemyeşil bir deniz senin gözlerin; ne bir sandal, ne bir ada, ne bir sahil var. Boğuluyorum." derken.

O zamanlar bir çift yeşil göze aşık değildim; ama yine de en sevdiğim şarkılar listemin üst sıralarına yerleşmişti bu şarkı. Sonra başka şarkılar, şarkıcılar girdi tabii araya; İlhan İrem de unutuldu, Yemyeşil Bir Deniz de. Nereden çıktı bilmiyorum, geçenlerde bu şarkıyı mırıldandığımı fark ettim: "Yemyeşil gökyüzü senin gözlerin; ne bir rüzgar, ne bir bulut, ne bir yağmur var. Boğuluyorum."
Sonsuzluğu anlatan gözlerden bahsediyormuş şarkı, unutmuşum. "Bu bakışlar bir gün beni öldürecek" diyormuş. "O"nun gözlerine bakmak bile ellerini titretiyor muymuş acaba? Göz göze gelince nefesi mi kesiliyormuş? Acaba bu şarkı "sen de böyle hissediyorsan, aman dikkat et; bu hisler insanı öldürür" mü demek istiyormuş bana?

Ya da, belki, lise yıllarımı özlemişimdir sadece. Evet.


posted by settie at 2:36 AM  7 comments   links to this post

Ocak 14, 2007

inandigim masallar  

Sözlükte öylesine vakit öldürürken bir başlık gördüm: "İnandığım Masallar." Şarkı mıymış, radyo programı mı... Öyle bir şey işte. Dikkatli okumadım anlaşıldığı üzere; çünkü "Ben hangi masallara inanmıştım peki?" diye düşünüyordum daha başlığa tıklarken. Sahi, yıllardır okuduğum, dinlediğim, yazdığım masallardan hangilerine inandım ben?
Andersen'in masallarına inandım galiba. Yoksa sokakta yürürken kedilerle, serçelerle ve hatta karıncalarla konuşmaya kalkışmazdım. Gerçi, bu sevgili yaratıklar cevap veriyorlar insana bir şekilde. Cevapların doğrudan olması şart değil ne de olsa; açık olsun yeter.
Başka? Bir ara cadılı-perili masallara inandığımı da hatırlıyorum. Karton kutudan mamul büyü kazanımı başka türlü açıklayamam. Bir de kağıttan kesilmiş sihirli değneğimi...
Kendi masallarıma inanmam ise, beklenmedik değilse de hataydı tabii; masal olduklarını bildiğim halde. Büyüdükçe her şeyin güzelleşeceğine inanırdım örneğin. Sonra, vaz geçtim bu masala inanmaktan. Çünkü büyüdükçe bozuluyormuş her şey. Mevsimin ilk karı heyecanlandırmıyor artık beni. Masallar da öyle...
Bir masal daha vardı inandığım, adı: "Aşk her zaman güzeldir." gibi bir şey olsa gerek. Yokmuş aslında öyle bir şey. Ya da ne bileyim... Bir çeşit sanrıymış, tez zamanda geçen. Sonrasında; kurtuldun, kurtuldun... Kurtulamazsan masalın adı değişirmiş. "Aşk hiçbir zaman güzel değildi, hiçbir zaman güzel olmayacak" isminde post-modernist, kübist, narsisist, vandalist, brutalist, baterist (yazar burada entelektüel pozlar takınmaya çalışır, beceremediğini fark edince dünyaya -geçici bir süre için- küser) bir yeni zaman öyküsü olurmuş.
Masallara inanmamak lazım belki, bilemiyorum. Ama (belli etmemeye ne kadar çalışırsam çalışayım) iflah olmaz bir romantik olan ben, yine karıncalarla diyalog kurmaya çabalayacağımdan eminim. Ve yine, bir şekilde, bir cevap alacağım umuduyla sabredeceğim.


posted by settie at 4:10 AM  1 comments   links to this post

Ocak 06, 2007

O  

*Telefon titrer* 1 yeni mesaj
"Kim mesaj attı acaba?" diye bakarsın telefona; keyifli bir şeyler beklemesen de, ortalama bir şey umarsın en azından. Ne de olsa, kötü haber verecek insan basit bir mesaj yazmaz. Değil mi? Çoğunlukla yazmaz en azından... Aklına gelmez belki insanoğlunun; ama biri için sıradan bir haber olan şey, diğerini bembeyaz bir suratla en yakın sandalyeye oturmaya zorlayabilir. Bugünde iyi bir şey bulabiliyorsam, bu sadece "en azından oracıkta yere yığılmadım"dır. En azından, kimseye halimi belli etmemeyi başardım.
Rengarenk dans elbiselerinin ortasında kırmızılar buraya, yeşilleri o tarafa alalım, kaç tane tarlatan var diye bakınırken ne kadar keyifli gidiyordu akşam. Ve şimdi fark ettim de, günlüğüme yazar gibi yazmaya başladım bu sefer her şeyi. Başka kelimelerin arkasına saklanmaya gücüm yetmez çünkü. Olanları hikayeleştirmeye, serbest çağrışmaya, karakterleri değiştirmeye gücüm yok.
Seni kendimden uzaklaştıran bendim, biliyorum. Buradan gitmenin nedeni de ben miydim? Hayır, burada kalmanın nedeni bendim belki; ama gitmenin nedeni ben olmadım. Evlendin sonra. Evliliğini öğrendiğimde hiç olmadığım kadar sarhoş olduğumu, sana ait maddesel olan ne varsa hepsini yok ettiğimi hatırlıyorum. Defalarca "umarım mutludur" diye düşündüğümü de hatırlıyorum. Bugün, bir kez daha "umarım mutludur, umarım çok mutlu olur" diyebildim sadece. Sarhoş da olmadım üstelik, fırsatım yoktu.
Umarım sen, o ve doğmasını beklediğin bebeğin mutlu olursunuz. Hep.

*Kitabın son sayfası görüntüye girer, 'and they lived happily ever after' yazmaktadır süslü karakterlerle. Derinden gelen, sakin müzikle birlikte kitap kapanır. Masal biter.*


posted by settie at 2:33 AM  0 comments   links to this post