Temmuz 31, 2006

Bugün, aklımda yazacak bir konu vardı. Unuttum.

Aradan birkaç dakika geçti, ve Filistin'den bahsederken, Matthew hatırlattı aklımdaki konuyu. Gerçi, galiba hatırlamamak daha iyiydi.

Bugün uzun zaman sonra ilk kez televizyon izlerken deli gibi ağlamaya başladım. Ekranda, gözümün önüne geldikçe hala tüylerimi ürperten bir yüz vardı. Hayatımda gördüğüm en acı dolu kadının yüzü. İsmini hatırlamadığım bir ülkede, bu kadın ve bir adam binlerce kişinin gözü önünde kırbaçlanıyorlardı. Neden? Çünkü, ufak çaplı bi flört yaşanmış aralarında. Hani bir iki güzel söz falan... Cezası? Kırbaç. Halkın gözü önünde.

Üstümdeki kısacık eteğe baktım, sonra askılı t-shirtüme baktım. Saçıma baktım, kafamdaki eşarbın tek amacı saç bandı yerine kullanılmaktı.

Hayır, konuyu toparlayamadım farkındayım ama; kendimi o ülkelerde yaşayan kadınların yerinde düşündüm de... Uff... fena...


posted by settie at 1:11 AM  0 comments   links to this post

Temmuz 29, 2006

Ne garip, kimi insanların daha önce bilmediğim yanlarını ya da onlarla ilgili bilmediğim olayları öğrenince "oh be!" diyorum, çünkü artık o insan için üzülmeme gerek kalmıyor, ne güzel di mi. Oh ulan, artık ne senin bana yaptığın için üzülüyorum, ne de senin başına gelen için. Üzülmüyorum be. Ne güzelmiş böyle. Ooh.. Süper.

Dejenere olmuş ilişkiler yumağına karışmak üzereyken kurtulmuşum da haberim yokmuş. Demek ki neymiş? Arasıra dedikodu yapmak lazımmış ki öğrenesin bilmediğin şeyleri.

Hem zaten, bi sevgiyi diğeri için feda etmemek lazım. Değil mi?

:)
Mutluyum lan. (bi de şaşkınım "allah allah mutluyum sanki? tuhaf" şeklinde ama, olsun alışırım.)

edit: Az önce çok sevdiğim bir arkadaşım dedi ki: "of yaa.. ya anlamıyorum, madem eskisini unutamıyorsun.. başlama kimseyle." ne güzel söyledi.


posted by settie at 1:34 AM  0 comments   links to this post

Temmuz 20, 2006

kafamdaki sesler  

Beynimin içinde durmadan konuşanların arasına Ersin Karabulut da katıldı sonunda. İşte şimdi tam oldum ben. Oldum, valla. Kafamda sürekli birileri konuşur benim, bu ne zamandır böyle? Hatırlamıyorum, o kadar çok olmuş ki... Kimse konuşmazsa ben kendi kendimle konuşuyorum beynimde. Ama genellikle gerek kalmıyor. Kimi zaman isimsiz sesler, kimi zaman da (Ersin gibi) gerçek hayatta tanımadığım bir kişiliğin kalıbına girmiş sesler durmadan konuşuyorlar. Durmadan! Daha kötüsü, ben de onlara cevap veriyorum.

Ses: N'apıyorsun?
Ben: Görmüyor musun, tv izliyorum.
Ses: Güzel program di mi?
Ben: Eh evet, geçen sezonu daha iyiydi gerçi.

Bu sesler ne zaman kafamın içine doldular, ne zaman her fırsatta benimle konuşmaya başladılar bilmiyorum. Hatta bu seslerin delilik alameti olup olmadıklarını bile bilmiyorum. Belki de, ilerde aylardır yıkanmamış saçlarım, kirden gözükmeyen elbiselerim, çıplak ayaklarım ile sokaklarda yürürken kendi kendime anlamsız kelimeler mırıldanacağımı ve insanların benimle karşılaşmamak için karşı kaldırıma geçeceğini haber veriyordur bu sesler. Di mi Ersin? (-Mümkün...)


posted by settie at 1:32 PM  0 comments   links to this post

Temmuz 16, 2006

Eskişehir'de olduğunu duymak bile içimi titretiyor, belki yolda yürürken görürüm diye. Kaç sene oldu? Son gördüğümde bir dolmuşun (23 numara) camından bana bakıyordun, birkaç saniye görebildim yüzünü. Nefretti di mi o ifade? Galiba... Haklı mıydı peki? Galiba. Senin hakkında bir şeyler yazmak canımı yakıyor biliyor musun? Sanırım haksız olduğumu bildiğim için.

Ve hayat ne tuhaf (vapurlar falan... öeh) ben gittiğim yerde hayatımı toparlayamamışken, neyi nasıl yapacağımı hala bilmezken; sen her şeyi yoluna koydun çoktan. Çünkü hep iyiler kazanır hayatta. Karma, hani Carson Daly'ninki gibi. Birinin hayatını altüst edersen, seninki de yoluna girmiyormuş. Yani benimki...


posted by settie at 10:57 PM  1 comments   links to this post

Temmuz 11, 2006

Şu hayatta teselli ödülü olmak da varmış. İşe yaramayıp iade edilmek de. Ah... Her neyse...


posted by settie at 2:15 PM  0 comments   links to this post

Temmuz 06, 2006

İnsanlara söyleyemediklerimi buraya yazmak ne komik. Ona yazmak istediğimde toparlayamadığım cümleler, kendi kendime yazdığımda hizaya giriyorlar aniden. Oysa biliyorum, okuyacak(sın) bunları da. Olsun... Daha önce de böyle yapmamış mıydım sanki.

Bazı insanlar, sanırım, birine aşık olmayı aşık olduğu kişiyle birlikte olmaktan daha heyecanlı buluyorlar. Uzaktan izlemek, "acaba anladı mı ne hissettiğimi" diye düşünmek, onunla havadan sudan konuşmak... Eğlenceli oluyor galiba, adrenalin falan... Bilmiyorum. Ama bazen, kimi kişilerin o uzaktan aşık olma halini daha çok sevdiğini düşünüyorum. Üzülüyorum.


posted by settie at 10:15 PM  0 comments   links to this post

Ya olmasın. Fotoğraf çeken, mp3 çalan, video oynatan cep telefonları olmasın. Olmasın ya! Niye böyle her şeyi bir yere sıkıştıralım, tümü bir yerde olsun, aman o da bulunsun.... İsviçre çakısı da öyledir mesela. Yahu, çakının kenarında tirbuşonun işi ne? Niye orda çeşitli şekillere sahip birden fazla bıçak var?

En sevimsiz mutfak edevatı ne peki? Evet... Mutfak robotu. Koskoca bir kutu, içinde onlarca parça. Neymiş, işimizi kolaylaştıracakmış. Yok ya! O kutudan çıkarıp yerine monte edip, kullanıp, yıkayıp, kurutup, yerine kaldırana kadar ben zaten çekmeceden çıkarıp kullanırım gereken aleti. Peh...

Ben telefonumla mesaj yazayım, arayıp konuşayım insanlarla; daha ne isterim? Niye telefonum fotoğraf çeksin ki ya? Çekmesin. İnternete de girmesin. Benim telefon internete bağlanabiliyor mesela (başka da bir numarası yok çok şükür) ama sevmiyorum. Bağlanmıyorum. Müzik de çalamasın. Mp3player, discman, walkman denen icatlar var onun için. Fotoğraf çekmek istiyorsam da fotoğraf makinamı yanımda taşırım.

Niye? Çünkü, hepsi bir arada olunca, her şey basitleşiyor. Ne fotoğraf çekmenin keyfi oluyor, ne müzik dinlemenin, ne de telefondaki içten sesin... Ben fotoğraf çekeceksem, hakkını vereyim. Makinamı hazırlayayım evden çıkmadan, çantayı kontrol edeyim yedek film (ya da digital için) pil aldım mı diye? Buzdolabında sakladığım 36lık renkli filmlere baktığım her seferinde güleyim "ahaha buzdolabındalar yaa" diye. Ama cebimden telefonu çıkarıp otun bokun fotoğrafını çekmeyeyim. Ne bileyim, keşke hala kaset alsam, yanımda eşşek ölüsü kadar walkman taşısam. A yüzü bitince çantadan walkmani çıkarıp kasedi tersine çevireyim. Tamam o kadar da değil ama, yine de ayrı olsun müzik çalan alet.

Şampuan artı saç kremi de gıcık bi icat mesela.

Bir tek üçü bir arada kahveler güzel. Ohh... Mis.


posted by settie at 2:42 AM  3 comments   links to this post

Temmuz 05, 2006

hani  

hani güzeldi? mutluyum falan? niye kalbim sıkışıyor?


posted by settie at 3:07 PM  0 comments   links to this post