Yılın bu zamanında annem hep çilek reçeli yapar. Kaynamakta olan çilekler ne güzel kokar, biliyor musun? Sanki minicik periler (Tinkerbell?) ortalıkta uçuşup etrafa "pembe" bir koku bırakıyormuş gibi. Evet evet, çilek nasıl pembe/kırmızı ise; çilek reçeli kokusu da pembedir. Şeker pembesi. Bütün evi saran pembe koku güzeldir elbet. Peki, başka ne güzeldir? Anne çilekleri temizleyip şekerlerken tencereye dadanmak güzeldir. "Git oradan al, ye." dediğinde "Ama bunlar hazır şekerli" diye şımarıklık yapmak güzeldir. Reçel kaynarken tencerenin başına dikilip minik bir kaşıkla yarı pişmiş reçelden çalmak güzeldir. Ne de olsa, evde yapılmış reçel başkadır. Tadı, kokusu emeğin izini taşır.
Öğrenmek lazım reçel yapmayı... Ne zamana kadar anne reçeli yiyebilirim ki?
Haziran 29, 2006
Haziran 26, 2006
Geldi.
Mutluydum.
Gitti.
Ama olsun, yine de mutluyum.
Mutluydum.
Gitti.
Ama olsun, yine de mutluyum.
posted by settie at 12:06 AM 0 comments links to this post
Haziran 22, 2006
8
Bugün, bir dilim ekmeğin üzerine, ketçapla, gülen surat yaptım.
posted by settie at 10:37 AM 1 comments links to this post
Haziran 21, 2006
tlkm
Ben bu "gün" müessesesinin tamamen karşısındayım. Karşısında. Olmaz arkadaşım böyle bir şey. Siz, hiç yedi (7) kadının bir masada oturup hem yemek yediğini, hem hepbir ağızdan bağıra çağıra konuştuğunu, hem de kahkahalar attığını izlediniz/dinlediniz mi? Şahsen, önermiyorum hiçbirinize. Camdan atlayın, kendinizi odanıza kilitleyin; ama asla, asla o kadınların yanına gitmeyin. Hadi, diyelim ki onlar eğleniyorlar, iyi güzel, amaç da o zaten. Ama gün sahibinin iki hafta önceden başlayan" temizlik yapmalıyım, temizlik yapmalıyım, yemek, salata da yapmalıyım, daha çok temizlik yapmalıyım" temalı stresi nedir? Nerde kaldı bunun eğlencesi, keyifi? Ohooo... Olmaz ki.
Haftasonuna az kaldı. Ne güzel değil mi. Yazılıkaya, piknik, koşturmaca, yorgunluk. Sonra? Mantı.
"Telekom bayisinin önünden geçiyordum da, aklıma geldi aradım"mış. Yalanını sevsinler.
Haftasonuna az kaldı. Ne güzel değil mi. Yazılıkaya, piknik, koşturmaca, yorgunluk. Sonra? Mantı.
"Telekom bayisinin önünden geçiyordum da, aklıma geldi aradım"mış. Yalanını sevsinler.
posted by settie at 3:33 AM 10 comments links to this post
Haziran 19, 2006
A ile B ve C
A şehrinden B şehrine C hızı ile seyreden bir otomobilin içindeki yolcular yol kenarındaki ağaçların hakkını verebilirler mi? Yoksa acaba, arasıra hızı düşürüp etrafa biraz bakmak mı gerekir? Peki ya, A, B ve C arasında anlaşılmaz bir ilişki yumağı varsa? Ne bileyim, mesela B (vakt-i zamanında) C'den hoşlanmış olabilir. Buna mukabil, C, A'ya aşıktır. Ya da A her şeyi yanlış anlamıştır da, kendi kendine gelin-güvey oluyordur. Bilinmez ki, belki de C, gidip G'ye aşık olmuştur. Alfabede harf çok ki, olur olur. Hem, A'nin ne hissettiğini hiç sormadık ki... Diyelim ki C gerçekten A'ya aşık, A yanlış anlamamış. Ne olacak? B üzülmeyecek mi? B üzülmesin, mutsuz olmasın o. Ya da, ne bileyim... Hem bak, dünya kupası başladı.. Oturup maçları izlesem ya böyle derin meseleler düşüneceğime. 2000'deki dünya kupası ne kadar eğlenceliydi; hazırlıktaydım ben o zamanlar, dersler ağır değildi. Oturup kantinde maç izlerdik. Doktorlar'ın orta yerinde "höylöylöylöylöylöylööööy" diye bağırdığımı da hatırlıyorum. Bir de polis arabası vardı, sandım ki kalabalığı dağıtacak adamlar. Ama sevgili polis amca megafonu eline alıp "kırmızıııııııııııı" diye bağırdı, cevapsız bırakmak olur mu? Olmaz. Biz de "beyaaaaaazz" dedik kendisine. Demez olaydık, "en büyüüük" diye devam etti. "Türkiyeeeee" dedik. Eğlendik ama evet. Peki şimdi C hızı ile seyreden otomobil A şehrinde duracak mı?
posted by settie at 2:21 AM 3 comments links to this post
Haziran 12, 2006
Telefon çalar, arayan: Kerem
-Efendim Keremcim?
-Setenay nerdesin?
-Kafkas derneğinde???
-Aaa.. ben de onun bir sokak arkasındayım, bende emanetin vardı ya o yanımda; kapının önüne çıksana biraz.
Kapının önüne çıkarım, Kerem orada... Aaaa... Canberk de yanında! Sonra, kızımız çığlık atar "Hiiiii sen nerden çıktııın? Ne zaman geldin? Ne kadar burdasın? Buluşalım ama bak özlemişim ben seni. Canım beniiimmmm çok oldu mu geleli?"
E kızım bir dur, adam bir nefes alsın; hatta sen de bir nefes al, o kadar soruyu ne ara sordun. Evet evet, biz kızların böyle de bir özelliği var; heyecanlandığımızda, sevindiğimizde, üzüldüğümüzde, sinirlendiğimizde nefes almayı unutabiliyoruz. Ne yapalım, biz de böyle evrilmişiz işte, kader. Nefes almayı unutmak da kendi içinde ikiye ayrılıyor esasen. Şaşırdınız di mi? Evet.
Birinci çeşit "nefes almayı unutmak" eylemi, benim bugün yaptığım gibi gerçekleşir. Ciğerlerdeki hava tükenene kadar kesintisiz konuşulur, ve bu arada nefes tükenmeden mümkün olduğunca çok laf etmek için konuşma hızlanır... Yani, benim yukarda açılımını yazdığım replik esasında şöyledir: "hiiisennerdençıktınnezamangeldinnekadarburdasınbuluşalmamözlemişimbensenicanımbe-
niiiimmçokoldumugeleli?"
Evet, yazık.
İkinci tür "nefes almayı unutma" ise genellikle yoğun sinir ve anlık nefret anlarında ya da belki panikte ortaya çıkar. Kişi pörtlemiş gözlerle karşısına bakarken hissettiği duyguya göre bağıra çağıra konuşmak isteyip kendini tutmaya çalışmakta ya da "aha şimdi bittim ben, ne yapacam ben" diye düşünerek bir çıkış yolu aramaktadır ve bu iki durumu "ağzına sinek kaçacak" ile, "dudakları mühürlenmiş" arasındaki seçime bakarak değerlendiririz.
Peki, biz buraya nerden gelmiştik? Ah evet, canım Canberk tatile gelmiş taa Amerikalar'dan. :)
-Efendim Keremcim?
-Setenay nerdesin?
-Kafkas derneğinde???
-Aaa.. ben de onun bir sokak arkasındayım, bende emanetin vardı ya o yanımda; kapının önüne çıksana biraz.
Kapının önüne çıkarım, Kerem orada... Aaaa... Canberk de yanında! Sonra, kızımız çığlık atar "Hiiiii sen nerden çıktııın? Ne zaman geldin? Ne kadar burdasın? Buluşalım ama bak özlemişim ben seni. Canım beniiimmmm çok oldu mu geleli?"
E kızım bir dur, adam bir nefes alsın; hatta sen de bir nefes al, o kadar soruyu ne ara sordun. Evet evet, biz kızların böyle de bir özelliği var; heyecanlandığımızda, sevindiğimizde, üzüldüğümüzde, sinirlendiğimizde nefes almayı unutabiliyoruz. Ne yapalım, biz de böyle evrilmişiz işte, kader. Nefes almayı unutmak da kendi içinde ikiye ayrılıyor esasen. Şaşırdınız di mi? Evet.
Birinci çeşit "nefes almayı unutmak" eylemi, benim bugün yaptığım gibi gerçekleşir. Ciğerlerdeki hava tükenene kadar kesintisiz konuşulur, ve bu arada nefes tükenmeden mümkün olduğunca çok laf etmek için konuşma hızlanır... Yani, benim yukarda açılımını yazdığım replik esasında şöyledir: "hiiisennerdençıktınnezamangeldinnekadarburdasınbuluşalmamözlemişimbensenicanımbe-
niiiimmçokoldumugeleli?"
Evet, yazık.
İkinci tür "nefes almayı unutma" ise genellikle yoğun sinir ve anlık nefret anlarında ya da belki panikte ortaya çıkar. Kişi pörtlemiş gözlerle karşısına bakarken hissettiği duyguya göre bağıra çağıra konuşmak isteyip kendini tutmaya çalışmakta ya da "aha şimdi bittim ben, ne yapacam ben" diye düşünerek bir çıkış yolu aramaktadır ve bu iki durumu "ağzına sinek kaçacak" ile, "dudakları mühürlenmiş" arasındaki seçime bakarak değerlendiririz.
Peki, biz buraya nerden gelmiştik? Ah evet, canım Canberk tatile gelmiş taa Amerikalar'dan. :)
posted by settie at 4:21 AM 0 comments links to this post
Haziran 06, 2006
durak baslangici
aaa... bir baktim ki, Ouz bizi etrafina toplamis; film cekiyoruz... Yani, elbette ben cekmiyorum; ama oralarda dolaniyorum iste "set fotografcisi oldum ben" diye. Fotograf cekiyorum, egleniyorum. "Ulan acaba set fotografcilari iyi para kazaniyor mu?" diye düsünüyorum. Yok lan, onu simdi düsündüm aslinda. Kazaniyorlar mi peki? Kimbilir... Aman allahim, ya Yüzüklerin Efendisi gibi bir filmde set fotografcisi olsaydim? Iyy... Korkarim ben o yaratiklardan.
Peki ne ögrendik? Ouz'ın güzel senaryolari oldugunu ögrendik, birsürü insan bir araya gelirse güzel isler ciktigini ogrendik. Set fotografcisi nasil olunur onu ögrendim mesela, benim yaptigim gibi olmazmis. Bir dahaki filmde daha düzgün fotograflar cekmeli... Filmin montaji bitti, artik sadece internette yayinlanmasi kaldi. Link yazarim zaten buraya, üç-bes tane okuyanim varsa, onlar da izlesin filmi.. Bak, bu da afis:
(dur bakalim becerebilecek miyim resim eklemeyi...)

aaa.. vallahi oldu... aferin bana.
Peki ne ögrendik? Ouz'ın güzel senaryolari oldugunu ögrendik, birsürü insan bir araya gelirse güzel isler ciktigini ogrendik. Set fotografcisi nasil olunur onu ögrendim mesela, benim yaptigim gibi olmazmis. Bir dahaki filmde daha düzgün fotograflar cekmeli... Filmin montaji bitti, artik sadece internette yayinlanmasi kaldi. Link yazarim zaten buraya, üç-bes tane okuyanim varsa, onlar da izlesin filmi.. Bak, bu da afis:
(dur bakalim becerebilecek miyim resim eklemeyi...)

aaa.. vallahi oldu... aferin bana.
posted by settie at 4:09 PM 4 comments links to this post
