Mayıs 24, 2006
Bugün, ekşi sözlükten alıntı yaparak başlıyoruz yazmaya...
"deli emin" yazmış, "kartal gol gol gol" başlığına (#9035844) öyle de güzel yazmış ki, alıntılamadan edemedim.
"
diğer tezahuratların aksine öncesinde,
atkıyı sıkıca boyna dolamak,montun fermuarını sonuna kadar çekmek,boğazı temizlemek,derin nefeslerle oksijen depolamak gibi bir dizi psikolojik ve fiziksel hazırlık yapıldığına inandığım tezahurattır.
aslında bu tezahurattan öte bir trans hali ve hatta kitlesel tatmin aracıdır.
kapalıyı dolduran farklı farklı sosyal gruplara dahil binlerce insan o an tüm kimliklerinden sıyrılıp boğazlarını yırtarcasına kartal gol gol goldiye bağırırlar.
dakikalarca süren bu tezahurat diğerlerine kıyasla kendi içinde de bir armoni barındırır.
dikkatlice dinleyenler farkeder ki çıkan sesin şiddetinde inişler ve çıkışlar oluşur.
bunun sebebi başta da belirttiğim gibi binlerce kişinin trans hali ve toplu hareketten kaynaklanan kitle psikolojisidir.
yorulan dinlenir,yorulmayan devam eder,biraz önce dinlenen bağırmaya başlar bu sırada biraz önce yorulmayan yorulup susmuştur.
bazıları hiç susmaz,bazıları hiç bağırmaz ancak
öyle bir an gelir ki herkes tezahurata konsantre olur.
oyundan önce kuliste ses açma egzersizlerini tamamlamış ve sahneye çıkmış birer tiyatrocu gibi bütün enerjisini o ana saklayan taraftar insan limitlerini zorlayacak düzeyde bağırırlar.
kartal gol gol gol....
sadece bağırmakla kalmaz boşluğa yumruk atarak tempo tutar,güç toplarlar.
o anda şiddet,öfke,nefret,isyan,aşk ve buna benzer bilumum asabi duygular dışa vurulur.
bu duygu yoğunluğunun ortasında futbolcuların bundan nasıl etkilendiği ise apayrı bir psikolojik zeminde tartışılmalıdır.
sonuç olarak tüm kimliklerimden sıyrılarak şunu söyleyebilirm ki
kartal gol gol gol hayatımda söylediğim en duygusal şarkıdır.
(deli emin, 29.01.2006 08:51)
"
Peki nedir bu? Beşiktaş... Futbol... Bir zamanlar hastası olup hemen her maçını izlediğim, şu aralar fazla ilgilenemediğim ama yine de hakkında bir şey okuyunca/duyunca bana ait bir şeyden bahsediliyormuş gibi hissettiğim kulüp. Komiktir futbol sevgisi, 22 kişi spor yaparken binlerce kişi izler falan... Neydi o deyiş, "futbol toplumların afyonudur." Öyle ya da böyle, Beşiktaş (taraftarı olduğunuz takıma göre ismi değiştirebilirsiniz, ben kendi adıma konuşuyorum) sevgisi bambaşka bir şeydir. Takımın galibiyetinde deliler gibi sevinip; yenilgisinde hastalanıp yatağa düşmektir mesela. Beşiktaş formasına kutsal emanet gibi davranmak, ya da kimbilir yıllar önce Faruk Amcam'ın yaptığı gibi ulslararası arama yapmak, Türkiye'deki televizyonun yayınladığı maçı Amerika'da telefondan dinlemektir.
Velhasıl... Futbol güzel şeydir.
posted by settie at 3:26 PM 2 comments links to this post
Beni öldürmeyen şey beni daha güçlü yapar. Ya da belki fukara avuntusudur bu laf. Güçlü ve mutsuz olacağına ölü olmayı tercih etmek olur mu peki? "Neden olmasın" diyenler olabilir tabii, ama demeyenler çoğunlukta ki bugün insan nesli bu kadar kalabalık. Ne kadar kalabalık? Ooo... Çok kalabalık, bildiğin gibi değil. O değil de, beni üzen ama öldürmeyen şeyler beni güçlendirdikçe sanki aynı zamanda umursamazlaştırıyor, hissizleştiriyor. İyi bir şey mi acaba bu? Feci felsefik bir soru soralım hadi kendimize: "Güçlü ve hissiz, duyarsız olmak mı isterdik acaba yoksa güçsüz de olsa hissedebilen biri olmak mı daha iyi?" E ama ona bakarsan (örneğin) (söz meclisten dışarı) ayılar da güçlü. Bu onları iyi mi yapar? Bence yapmaz... Bir de Bozo var, tanıyanlar bilir, o da çok güçlü örneğin. Aslan-ayı kırması bir köpek Bozo; sanırım hafiften sincaplık da var kendisinde. Özetle, Bozo bir aslan kadar tüylü, bir ayı kadar iri ve bir sincap kuyruğuna sahip bir köpek. Lakin benim sorunum şu ki, ne zaman akıllı uslu bir şeyler yazmaya kalksam, güzel güzel yazıyorum... Ama sonunu bağlayamıyorum. Giriş, tamam. Gelişme, hadi idare eder. E ama sonuç nerde? Yok! Yok yani, ne yapsam olmuyor. Yine olmadı.
posted by settie at 3:25 PM 1 comments links to this post
Vakt-i zamanında Aziz Nesin demiş ki, "Türk Halkı'nın yüzde altmışı salak." E, demiş, iyi de etmiş. Ama neden bir yerde, bir konuda ahkam kesmek isteyen herkes matah bir halt söylermiş gibi "Aziz Nesin altmış demiş ama, az bile demiş." ya da "Aziz Nesin'in de dediği gibi, bu halkın...." deme ihtiyacı duyar? Tamam, anladık, kültürlüsünüzi elitsiniz, entelektüelsiniz canım siz. Şüphemiz Yok. Lan bir durun, bir soluklanın. Siz yüzdelik dilim'in hangi kısmındasınız bir onu düşünün. Hem, kime göre? Neye göre? Mesela pek çok insan Banu Alkan'ın salak olduğunu düşünür. Oysa, bence, kadın Türkiye'nin en zeki isimlerinden. Yok yani, başka türlü olamaz. Sonra... Ben, örneğin... Çok bilmişin teki olmam salak olmadığım anlamına gelmez ki.
Aah... Ne yaparsın, yazıyorum bu yazıları ama; teorik olarak bu yazıyı okuyan insanların da yüzde altmışı salak olmalı. Bak... Nasıl dokundu bu fikir bana. Dokundu. Çünkü, hayır efendim, ahkam kesmeyi biliyorum ama her birimiz gibi "Benim arkadaşlarım, benim çevrem, bu yazıyı okuyanlar salak falan değil; çünkü benim etrafımda salak insanlar dolu olamaz. Ben yüzde kırklık zeki kitledenim, arkadaşlarım da öyle..." diye geçiriyorum içimden. Ya da Banu Alkan bizi saf gördü, kandırıyor.
posted by settie at 3:24 PM 1 comments links to this post
Hani kuaförlerde şey yaparlar ya; saçınla her ne yapıyorlarsa bitince çırak bir ayna getirir, iki aynanın yardımıyla saçının arkasını gösterirler. Sen de kafanı sağa sola çevirip bakarsın, "ayh çok güzel olmuşum" der kalkarsın. Hah işte, bugün kuaförde saçımla ilgilenen kız işini bitirince çıraktan aynayı istedi, ben "gerek yok ya ben senin nasıl yaptığını biliyorum ki" deyince nasıl sevindi, yüzü güldü. Bu kadar sevineceğini bilsem daha önce söylerdim canım, aa...
Hehe, güzeldir kuaför muhabbetleri. Kimi saçını kestirir, "uçları çok kırıldı, çok zayıfladı artık bakamıyorum uzun saça." Kimi boyatır "acaba diyorum, kızıl gölge mi atsak?" Kimi fön çektirir "kendim fön çekince böyle olmuyor bu yaa." Benim gibi kimileri de fön gibi sıradanlaşan aktivitelerin ötesinde, tuhaflaşmıştır iyice. Bir sabah uyanır, rüyasında mı görmüştür nedir bilinmez, kuaförün kapısından girer "saçımı kestirmeye geldim ben! yok yok.. uçlarından almayalım, değişik bir model deneyelim bu sefer." Sonra başka bir sabah, "perma yapalım mı banaaaa" diye zıplar ayna karşısında. Aradan az bir zaman geçer, "ben saçımı boyatacağıımmm" diye yapışır kuaförün kapısına. Sonra gider, "ben bu renkten sıkıldım, değiştirelim."
Neyse ki zengin değilim... Para yetiştirebilsem neler neler yapıcam saçıma ama aah.... Kader... Nasıl olsa bir sabah vahiy gelir, gidip çingene pembesine boyatırım saçımı.
posted by settie at 3:21 PM 0 comments links to this post
Gönül isterdi ki The Phantom of The Opera gibi bir müzikali sahnede, canlı izleyebilelim... Baktım ki, şimdilik öyle bir ihtimal gözükmüyor; hiç olmazsa sinemada izleyeyim dedim. 2004 yapımı film, burada yeni gösterime giriyor. Üstelik de dandik Arı Sineması'nın en dandik salonunda... "Deneme Salonu" her ne demekse. Deneme Salonu adını verdikleri, minicik bir odaya koltukları dizmişler, üstelik sinema koltuğu değil, bildiğin koltuk, evlerdekinden; alın size sinema salonu. Ah, canlarım benim ya...
Gişedeki kıza dedim ki, "fantım of dı opera'ya bir bilet istiyorum." "Ama o deneme salonunda yayınlanıyor" dedi; meğer bir bildiği varmış... Minicik bir perdede, berbat bir ses düzeninin ortasında izledim filmi. Amaaa... Koltuk rahattı, üstelik salonda benden başka kimse yoktu. Yayıla yayıla izledim filmi. Hmm.. Filmin başında gelip muhabbet etmeye çalışan projeksiyoncuyu saymazsak... Onu da azarladım gönderdim zaten. Deli midir nedir!
Gelelim filme... İzlediğim en etkileyici, en güzel müzikal bu, kesinlikle. Defalarca izlenesi... Harika, süper, mükemmel müzikler; çook güzel renkler. Eh ama dersen ki "opera ne, boğazlarını yırtarcasına bağırıyorlar." gitme zaten, izleme filmi... Uff... Bi daha izlemek istiyorum ben bu filmi.
posted by settie at 3:20 PM 0 comments links to this post
Ne derece? Ne bileyim... O derece. Keyifliyim bugün, sonunda. Cici şeyler oldu bugün... Hani bazen olur ya, minicik şeyler birleşir, gününü aydınlatır insanın. İşte öyle bir gündü bugün. Güzeldi...
Fotoğrafçıda "Buyrun, yardımcı olayım. Vesikalık mı? Tabii hemen çekelim." diye dolanırken küçük bir kız geldi babasıyla. Dükkandan çıkarken günlerdir gördüğüm en sevimli gülüşle elindeki çiçekleri verdi bana: "Al abla..." Bak, masamda hala çiçekler.
Sonra, Deniz'in fotoğrafını çektiği yaşlı amcayı buldum, çektiğimiz fotoğraflardan ona da götürelim diye adresini vermişti iki hafta önce. Kendisi gibi ihtiyar bir ev çıktı karşıma, zili çaldım. Çekindim biraz, adamın oğlu/kızı/eşi açsa kapıyı nasıl anlatacaktım derdimi? "ee.. öhm. şey.. bir amca vardı, burda oturuyormuş. onun fotoğrafı var da bende..." Neyse ki, amca açtı kapıyı. Nerden hatırlasın yüzümü, şaşkın şaşkın baktı. Anlattım, "söz vermiştim size fotoğrafı getiririm diye, onu getirdim." dedim, zarfı verdim. Yüzü güldü amcanın. "Söz vermek güzel şey. Verdiğin sözü tutmak çok daha güzel" dedi bize. Benim de yüzümü güldürdü.
Sonra da çok sevdiğim birsürü arkadaşımlaydım saatlerce. Daha ne?
posted by settie at 3:18 PM 0 comments links to this post
posted by settie at 3:16 PM 0 comments links to this post
Şimdiye kadar çeşitli arkadaşlarıma, çeşitli konularda defalarca tekrar ettim: "Hiçkimse senin üzülmene değmez." Hep inanarak söyledim. Senin mutluluğundan, senin huzurundan daha değerli olamaz hiçkimse. Sonra, bir gün, "çikolatalarımı hazırladım, odama kapatıcam kendimi." dedim Özgür'e. O da bana "yapma öyle.." dedi, "hani bana ne diyordun?" Ne diyordum? Değmez ki, diyordum. Kim o kadar özel, önemli olabilir ki yokluğu seni yıksın? Demek ki neymiş... Hiçkimse benim mutsuzluğuma değmezmiş. O zaman ne yapmalıymışım? Mesela kalkıp halay çekmek iyi bir fikir olabilir; halay başı da ben olurum, kuyruğu da... "ahey hoy hay hey la hey de be tey tey" Tamam, abartmamak lazım... Üzgünüm, ama acı çekecek kadar değil. Bu da iyi bir şey sanırım. Daha fazlasına değmez ki...
posted by settie at 3:15 PM 0 comments links to this post
Geçmiş zamanın birinde ("once upon a time...") uzaaaak bir ülkede bir kız yaşarmış. Bu kız ne zaman aşık olsa karşısındakini güçlü, yakışıklı, iyi kalpli, mükemmel bir prens zannedermiş. Aşık olduğu adamı prens zannetmekle kalmaz; üstüne bir de kendisini prenses zannedermiş. Ama bir türlü öğrenememiş, bütün masallar bitermiş. Bu masal da bitti.
Gökten üç elma düşmüş; biri kendini prenses sanan kızın kafasına, biri sana, biri de ona.
posted by settie at 3:11 PM 2 comments links to this post
posted by settie at 3:09 PM 0 comments links to this post
posted by settie at 3:05 PM 0 comments links to this post
