Sabrım kalmadı. Bir şeyler olsun diye bekleyecek umudum kalmadı. Ani bir acıyı, yavaş yavaş gelecek mutluluğa tercih ediyorum.
“Güzel şeyler olacak” diye beklemek, o beklentideki muallâk, “acaba olmayacak mı?” korkusu, en ağrılı ölümler gibi. O halde beklemenin nesi güzel? Neden şairler yüzyıllarca anlatmış cananı beklemenin yüceliğini? İnceden hissedilen sancı, “ya olmazsa” korkusu... Kendi kendine acı çektirmek Mevlana’nın Yaradan’a olan aşkı gibi bir şey mi? Ama arada bir fark var. Yok mu? Mevlana, bir gün öldü ve hayatı boyunca beklediğine kavuştu. Oysa benim gibi, yaşadığı dünyayı düşünen, maneviyattan anlamayıp ölümlü sevgiler peşinde koşanlar için böyle bir garanti yok. Benim sevgim, benim sabrım sonsuz değil. Aynı benim gibi... Bir gün öleceğim ne kadar kesinse; beklemekten vazgeçeceğim de o kadar kesin. O halde, neden mutlu olacağım beklentisi içinde, mutsuz günler yaşıyorum? Neden sınırlı yaşamımı bekleyerek harcıyorum?
Mutluluğu beklediğim her gün, o benden biraz uzaklaşıyor. Yavaş yavaş ölüyorum.

